![]() |
İlyas Uçar (İlyas Uçar) |
![]() |
asuman (asuman) |
![]() |
celalceylan (celalceylan) |
![]() |
goktugra (göktuğ turan) |
![]() |
gülden (Gülden) |
![]() |
oyuncak bulut (kübra) |
![]() |
Ayşe Gülsüm (Ayşe Gülsüm) |
![]() |
MaryJennison (MaryJennison) |
![]() |
Yusuf İslam (Yusuf İslam) |
![]() |
Hipe (Zeynep Taşpınar) |






![]() | Bugün | 258 |
![]() | Dün | 4156 |
![]() | Bu Hafta | 25571 |
![]() | Geçen Hafta | 28538 |
![]() | Bu Ay | 14611 |
![]() | Geçen Ay | 98120 |
![]() | Toplam | 812819 |
| Toplam Üye | : | 783 |
| Son Üyemiz | : | YILDIZ |
| Kategori | : | 275 |
| İçerik Okunma | : | 1308347 |
| İçerik | : | 4483 |
8 yıl önce, demek ki tam da ‘milenyum’da, 86 yaşındaki Fazıl Hüsnü Dağlarca için 86 cümle yazmayı istemiştim. Bu tamamen tesadüf, onun Dildeki Bilgisayar kitabının yazılmasına vesile olan ‘86’ sayısıyla ilgisi yok. İlk on cümleyi de Radikal’deki “Açık Mektup” köşesinde “Dağlarca ‘Bir’ ve ‘Çok’tur” yazısında kurmuştum. Hepsi benim cümlelerim değildi, çoğu Dağlarca’nın, başka şair, yazar, felsefeci ve eleştirmenlerin cümleleriydi. ‘Ben de böyle bir cümle kurmak isterdim’ özenciyle almıştım onların cümlelerini de. Yine öyle yaptım.
Hemen hepimiz demeliyim, Dağlarca’nın ‘dalya’ demesini bekliyor, öyle arzuluyor, öyle olmasını umuyorduk. 100’ü görecekti, hepimiz sevinecektik, biz de onunla beraber 100’ü görmüş gibi olacaktık, öyle hissedecektik. Türkçenin yaşayan en büyük şairi, hepimizin yazma bakımından olduğu kadar yaşama bakımından da en büyüğü olacaktı. Varlık’ta yazdığım “Günler Geçer...”in bir bölümünü de Dağlarca cümlelerine ayırdım, 11-20 numaralı cümleleri Varlık Kasım sayısında okuyabilirsiniz. 64 cümle daha kuracağım Dağlarca için, keşke 100 cümle kurabilseydim!
21. Şiiri, şairler kadar felsefecileri de ilgilendirmiştir: Dağlarca, yapıtlarının önemi kadar çokluğu nedeniyle de üzerine en çok yazı yazılan şair olmuştur. Cemal Süreya’dan Ahmet Oktay’a, şiirimizin önde gelen pek çok şairi de Dağlarca’yı yazıları ve incelemeleriyle selamlayanlar arasında yer alır. Önemli felsefecilerimizden ve yazılarımda sık sık referans gösterdiğim, yararlandığım Ahmet Soysal Arzu ve Varlık-Dağlarca’ya Bakışlar (YKY, Kasım 1999) kitabının tümünü, Eşsiz Olana Yakınlık-Çağdaş Şiirin Burçları (Kanat Yay., Haziran 2006) kitabının da bir bölümünü Dağlarca’ya ayırmıştır. Felsefe profesörü ve yazar Önay Sözer de Dağlarca ile ilgili pek çok bildirinin sahibidir. Kuşkusuz şairler kadar felsefecilerin de bir şairle bu ölçüde ilgilenmelerinde onun şiirinin ‘hakikat’le olan ilişkisinin gücü de yatar. Şiir bir ‘hakikate dokunma isteği’yse, bunun bir ‘arzu’ biçiminde ‘varlık’ kazanmasını da elbette Dağlarca’ya borçluyuz. Dağlarca, Ahmet Soysal’ın ‘şiirle varılan Doğru’nun Felsefi Doğru’yla bağlantısı’ yolundaki sorusuna şu yanıtı veriyor: “Felsefe, şiirin evren rahmindeki bebeğidir. Bu bebek büyür, yukarıdaki sorunun kucağında gelişir, adını kimi yerde felsefe koyarlar, kimi yerde yazarı ta kendisine iner, şiir koyarlar.” Soysal da şaire felsefeci bakışını şöyle belirtiyor: “Felsefi okumaya bu denli elverişli bir şiir de çok azdır. Her büyük şiir gibi Dağlarca’nın şiiri de hem felsefi hem de yazınsal yaklaşımla birlikte ele alınması gereken bir şiirdir.”(Arzu ve Varlık’tan)
22. Dağlarca’ya göre “Sözcükler olmazsa insanlar yoktur”: Dağlarca şiiri için, onun ‘felsefi okumaya açık oluşu’ndan başlayarak pek çok felsefi tanım da geliştirilebilir: Mistisizmden doğa felsefesine, Varlık’tan Vücud’a uzanan ontolojik bir yolculuğa, evren felsefesine kadar... Dağlarca’nın kendi varlığı kadar önemsediği ve bağımsız olduğunu düşündüğü başka bir şey var ki, onu da Dağlarca’nın en önemli felsefesi diye görmek mümkün: ‘Sözcük Felsefesi’. Diyor ki Dağlarca: “... Sözcükler bizden ayrı, belki de bizden çok doğasal yaşamları var. Denebilir ki, insanlar olmasa, sözcükler de yoktur. Hayır. Sözcükler olmasa, insanlar yoktur.(abç) Sözcüklerin insanlardan önce oldukları sayısız dillerin konuşulmasından belli. Sözcükler doğada derken onların kendi görünümlerini ben karışmadan söylemiş oluyorum.” Dağlarca’nın sözcükleri her zaman doğada, üstelik yalnızca önce’yi, geçmiş’i değil, geleceği de anımsayan doğasal kişilikler olarak yaşıyorlar. İnsandan önce vardı sözcükler, şiir’den sonra da olacaklar! (Bu aforizmayı acaba Dağlarca beğenir miydi?)
23. Dağlarca’nın yazdığı ‘açık şiir’dir: Şiire yeni bir tür eklemek, farklı bir tanım getirmek değil amacım. Buradaki ‘Açık şiir’ saptaması ‘Kapalı Şiir’e ‘nazire’ olsun diye de yapılmadı. Belki de buradaki ‘açık’lığın şiirle, şiir tanımıyla da ilgisi yoktur. Benim söylemeye çalıştığım şey çok ‘açık’: Sözcüklere, çocuklara, hayvanlara, yıldızlara, ezcümle evrene bakarak ve bir bakıma da hepsini içererek, içinde hissederek yazdığı şiirin ne kadar ‘dışarlıklı’ olduğu, ne kadar ‘açık’ olduğu. Tam da “bu kadar olur’’ denilecek tarzda. Evet ‘Açık Şiir’den meramım budur, şiirin evrene açıklığı ve evrenin bu şiire açıklığı. Bu şiir kime özgüdür derseniz, bildiğim yalnızca Dağlarca’ya özgü olduğudur, daha doğrusu onun şiirinden neşet ettiğidir, derim.
24. Dağlarca etkilemez, fena çarpar! Büyük şairlerin, ‘ata’ şairlerin, ki şiir ‘ata’mız Dağlarca’dır, biricik, benzersiz oluşları nedeniyle tekrarlanamayacaklarını, ardıllarının olamayacağını, taklitlerininse pek fena olacağını hepimiz biliriz. İşte Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, Ece Ayhan gibi Dağlarca da ‘taklitlerinden sakınınız’ demeye bile gerek duyurmayan benzersiz şairlerdendir. Hem kimse buna kalkışmaz, hem de kalkışanı şiir bağışlamaz! Fakat bazen bu söyleyip yazanı bile, ki ben sıkça söyledim, öyle bir benzetir ki, yıllar sonra Dağlarca’nın dizelerini nasıl çarptığınızı utanarak görürsünüz. Aslında o size öyle beter çarpmıştır ki siz de bu çarpmanın etkisiyle diyelim, neredeyse onun dizelerini bire bir alır, kendi dizeleriniz gibi yazarsınız. Benim başıma geldi. Çok sevdiğim Seviştilerken kitabının ikinci şiiri “Dal”, “Saklar çoğaltır seni/Şu küçücük nar/Bir tanesiydi sevmek/Şimdi bin tanesi var” dizeleriyle biter. Benim de bu kitabı okuduktan 5-6 yıl sonra yazdığım ve ‘ört’meni Azad Ziya Eren’e ithaf ettiğim ‘Narkız’ın Söylediğidir:’ başlıklı şiirim: “Nar kadar içi içli/daha ne gördüm ki ben/sen bende kaç nar edersin/ sevmekle bitiremem” dizeleriyle sona ermiştir ki, kaynak Dağlarca’nın andığım şiirinden başkası değildir!
25. Dağlarca “karanlık yolunda yalnız”dır: Bu yıl karşıya geçenlerden, sonsuzluğa göçenlerden Mehmet H. Doğan (ve onunla birlikte Fethi Naci, İlhan Berk ve Dağlarca, bildiğim kadarıyla birbirlerini seven kişilerdi, orada buluştular diyelim de, kendimizi böyle teselli edelim) “Bir Dağlarca Portresi Denemesi” başlıklı yazısında “İlk kitabı Havaya Çizilen Dünya’daki(1935) bazı şiirler dışında yerli ya da yabancı herhangi bir şairden ya da akımdan etkilendiği söylenemez. Öte yandan herhangi bir şairi etkilediği de. Cemal Süreya’nın sözleriyle söylersek, ‘Fazıl Hüsnü için asıl tehlike bir benzerinin ortaya çıkmasıdır. Ama ortaya çıkamaz. O kadar ki, ortaya çıksa bile, o artık yeni bir şair değil, Fazıl Hüsnü olacaktır.../...Daha kitabındaki “Ahirzaman” adlı şiirde çok ilginç bir biçimde yasaklamıştır zaten bunu: “Benimle ve edebiyatımla meşgul olana lanet olsun/Ben karanlık yolumda yalnız gideceğim/ Hayvanları ve şekilleri/Çırılçıplak seveceğim” diye yazar. Dağlarca da ola ki ‘içindeki karanlığa ulaşmak’ için şiir yazıyordu, ama karanlığının farkında, bilincinde olduğu için de, o karanlıktan nasıl açık şiirlerle çıkıyorsa, hiçbir şaire nasip olmayan bu açıklık da yalnızca onun şiirinde beliriyordu.
26. “Dildeki Bilgisayar” dildeki doğa demektir: Dağlarca ilkokula başladığı gün eve döndüğünde okulda kendisine verilen numarayı dolabına yapıştırır. Bu 86 sayısıdır, fakat 8 ile 6’yı ters yapıştırınca ablaları gülmeye başlar. Dağlarca bu olayın onun 75 yıl sonra yazdığı Dildeki Bilgisayar adlı yapıtına kaynaklık ettiğini belirtir. Kitabın girişinde de ‘dildeki doğa’dan söz eder:” Dildeki Doğa demektir Dildeki Bilgisayar. Konuşurken yazarken o doğayı bozmamaya, günün ünlü sözünü kullanayım, kirletmemeye çalışmalıyız. O doğa en güzel biçimi verir kapsadığına. Büyüteçle bakılsa, kışı bildiren kar tanelerine benzediği, oya gibi işlenmiş olduğu görülebilir. Buz çizgileri yerine us çizgileri. Seziyorum, büyük yapıtlar büyük dil doğalarıdır.”(Varlık Yay., 1992, s.14) Sonra da kitabına “Anımsamalar” üstbaşlığıyla aldığı “86” şiirinde bu çocukluk anısını anlatır: “Eve gelince kestim defterimden bir güle benzeyen iki rakamı/Dolabıma yapıştırdım yan yana, bir zafer saadetiyle/ Ablalarımın göreceği saati bayram gibi bekledim/Tatlıydı bu bekleyiş mavi bir arifeden bile./.../Fakat şaşırmıştım iki rakamın yerini/Dolap kadar, ev kadar güldü halime ablalarım/Anlar gibi durdumsa da, anlamadım yer değişse ne olur?/Ki hâlâ para sayıldıkça o hayreti duyarım./.../Ki hâlâ yaşarım bir ayrılıkta o hayreti/Dalarım 86, 68 diye bazen./Yer değiştirince başka şey olmak ne tuhaf/Ne tuhaf ölümü duymak seksen altıdan!”
27. Dağlarca sondan başa doğru okunmalıdır: İlk kitabı 1935’de yayımlanan Havaya Çizilen Dünya ama onun ve Türk şiirinin başyapıtı elbette 1940’ta yayımladığı Çocuk ve Allah. Dağlarca nasıl okunmalı sorusuna “150 şiir kitabı, sırasıyla, birer birer okunmalı” cevabı verilebilir verilmesine de, bana kalırsa bu sırayla değil, sondan başa doğru okunmalıdır Dağlarca, yani çocukluktan büyüklüğe doğru. Neden mi? Çünkü Dağlarca en ‘büyük’, en ‘olgun’, en ‘meşhur’ kitabını, Çocuk ve Allah’ı, çocuk denecek yaşta, 26 yaşında yazdı. En ‘çocuk’, en ‘arkadaş canlısı’, en ‘sokağa yakın’ kitabını, İçeri Sait Faik’i ise gitmeden biraz önce, 2008 başında, 94 yaşındayken, tek başına bir ‘Büyükada’yken yazdı.
28. Dağlarca en ‘büyük’ ve en ‘küçük’ şairimizdi: Dağlarca en çok çocuklar için yazdı, 20 kitaba zor sığdı çocuklara yazdıkları, en güzel şiirlerini de çocuklara, hayvanlara ve tabiata adadı. Bilmem ki ‘evren sözcüklere sığar mı?’ diye sorduğu gibi, bunlar da kitaplara sığar mı? Bana kalırsa, kitaplardan taştı hepsi de ve Dağlarca onları kitaplara sığdırmak için bunca uzun yaşadı biraz da, o yüzden de içindeki ‘şiir hayvanı’ hiç susmadı. ‘Hayvani’ bir iştahla ve enerjiyle şiir yazdı, şiire doymazlığı, yetinmezliğiyle de tam bir çocuk gibi davrandı. Bu yüzden de ‘büyük’lerin dünyasına uzaydan şiir yollarken, aslında şakacı bir yıldız gibi hep çocuklara göz kırptı: ‘Siz onlara anlatırsınız!’ dedi. Çünkü Dağlarca bugün değil, şimdi değil, hep ‘gelecek’te okunacağını biliyordu ve bana kalırsa programını da buna göre yapmıştı. Büyük bir çocuktu Dağlarca, en büyük çocuk!
29. Dağlarca ‘çokuluslu’ bir şiir yazdı: Seviştilerken kitabının sonunda “Yokedilen Çukuluslu Olmak” adlı bir bölüm yer alır, altında da bir açıklama: “Bu yapıt, o ülkenin mutlu günlerinde yazılmış, sonraki günlerinde yok edilmişliği düşünülerek yayınlanmıştır”. O ülke Yugoslavya’dır ve Dağlarca o ülkede kurulmuş olan Tito düzenini sever. Yapıtlarımla Konuşmalar II (Doğan Kitap, Haziran 2000) kitabında şöyle der: “Yugoslavya’daki evler çok kapılıydılar. Örneğin Fransız evlerinden, Alman evlerinden daha büyük olsalar da daha sıcaktırlar. Batı sömürüsünün uzak elleri çokuluslu olmak deyimini çizdi. Benimsemedi.” (agy, s. 1243) “İki Ev” şiirinden: “İki Yugoslav eri iki ayrı ulustan/Kurtuluş savaşlarında birdiler/Soy ayrılığı din ayrılığı nedir ki/İki özgür yürek birdiler/.../Kim kimi kurtarmış söylediler ya çok önce/ Unuttum şimdi/Kurtardığını kimin kimi/Onlar da unuttular şimdi”. Sonra Batı, bu halkları birbirinden ‘kurtardı’, ‘çokuluslu’ yapı dağıldı, Dağlarca’nın şiirleri hatıra kaldı.
30. Dağlarca’dan sonra ıssız acun kalmıştır: Dağlarca’nın vedasıyla birlikte yalnızca şiir değil, Türk şiiri değil, dünya şiiri değil, evrenin şiiri ve sözcükler de ıssız kalmıştır.
HAYDAR ERGÜLEN
kitapzamanı

| < Önceki | Sonraki > |
|---|