![]() |
İlyas Uçar (İlyas Uçar) |
![]() |
asuman (asuman) |
![]() |
celalceylan (celalceylan) |
![]() |
goktugra (göktuğ turan) |
![]() |
gülden (Gülden) |
![]() |
oyuncak bulut (kübra) |
![]() |
Ayşe Gülsüm (Ayşe Gülsüm) |
![]() |
MaryJennison (MaryJennison) |
![]() |
Yusuf İslam (Yusuf İslam) |
![]() |
Hipe (Zeynep Taşpınar) |






![]() | Bugün | 245 |
![]() | Dün | 4156 |
![]() | Bu Hafta | 25558 |
![]() | Geçen Hafta | 28538 |
![]() | Bu Ay | 14598 |
![]() | Geçen Ay | 98120 |
![]() | Toplam | 812806 |
| Toplam Üye | : | 783 |
| Son Üyemiz | : | YILDIZ |
| Kategori | : | 275 |
| İçerik Okunma | : | 1308339 |
| İçerik | : | 4483 |
Dağlarca, bir konuşmasında (galiba, 2005 yılında değer görüldüğü Vehbi Koç Ödülü törenindeydi) şöyle demişti: “Ben şiir yazarken yanımda küçük bir ‘şiir adam’ durur, bana bakar; onun soluğunu hep hissederim.” Bu cümle kimilerine alegori gibi görünebilir. Ben şairin sözlerinin gerçekliğine, o küçük şiir adamın her sabah ona göründüğüne inanıyorum. Dağlarca’nın bütün hayatı ve yapıtı bunun ispatıdır.
Onu tanıdığımda lise öğrencisiydim. Bir Anneler Günü’nde, anneme kitap imzalatmak için gitmiştim yanına. Beni Kuleli üniformasıyla görünce sevinmişti, aynı okullu olmanın verdiği cesaretle konuşabilmiştim. O gün bana imzaladığı kitaba yazdığı cümleyi sanki o an bulmuştu: “Askerlik dağda gezen şiirdir.” Sonra askerliği ne kadar sevdiğini anlattı. O konuştukça şaşırıyordum. Askerliğin “bir şaire göre olmadığına” inanıyordum; oysa Dağlarca şöyle diyordu: “Askerliği o kadar çok seviyorum ki, ona daha fazla ihanet etmemek için önyüzbaşıyken ordudan ayrıldım.” Piyadeymiş. Kıta günlerini özlemle anıyordu.
“Türkçe ne büyük dil!”
Sonraki ziyaretlerde tanık olduğum tek şey Dağlarca için hayatın merkezinde yalnızca şiirin var olduğuydu. Genç şairleri -şaşırtıcı bir biçimde- izliyordu. Bana “Osmanlıca sözcükler” kullandığım için kızıyordu örneğin. Yeni bir şiirini ya da bir şiirin yazılış serüvenini anlatırken heyecanlanıyordu. “Üç sözcükle bir şiir yazdım” diyordu bir keresinde, “Türkçe ne büyük dil!” Şiir üç dizeydi: “Gece / yıldız / yaşındayım”. Dağlarca bu üç Türkçe sözcüğün tadına bizim varamadığımız ölçüde varıyor, onlara dokunuyor, şiir bittikten sonra da teşekkür ediyordu. Mallarmé’nin ünlü sözüne (“Şiir duygularla değil sözcüklerle yazılır”) kusursuz bir örnekti Dağlarca.
Çanakkale Destanı’nı nasıl yazdığını anlatmıştı. Çanakkale’de yaşanan büyük olayın 50. yılı için yazmayı planladığı “destan”a başlayamamış. Şiir bir türlü uç vermemiş. Birkaç gün gözüne uyku girmeyen Dağlarca şöyle dua etmiş: “Allahım! Ya canımı al, ya bana bu şiiri yazdır.” Sonra alnından “bir ışık geçtiği”ni, uzun destanı kısa zamanda nasıl yazığını öğrenmiştik.
Dağlarca’ya hep sormak istediğim soru, ona Çocuk ve Allah’ı yazdıran duyarlığın ne olduğuydu. İçindeki kimi şiirlerin eğitim alanında, kimisinin masa başında, kimisinin at sırtında yazıldığını bildiğim bu anıt-kitap hakkında daha çok şey bilmek istiyordum. Çocuk aklımla, Çocuk ve Allah bana sadece Kuleli’nin iç bahçesinde yazılabilirmiş gibi geliyordu. Dağlarca kitabının sesini lisedeyken mi bulmuştu? Bir gün bu soruyu sormayı ve uzun bir cevap almayı umuyordum. Onun ağzından, “Okuma yazmayı öğrenmeden önce, okula şair olmak için gidilir sanıyordum.” cümlesini duyunca sorumun ne kadar gereksiz olacağını anladım. Dağlarca’nın yıllar sonra bahsettiği o küçük şiir adam, çocukluğundan beri onunla beraberdi. Şiiri koklayan, o şiiri bulmadan önce şiir kendisine gelen bir şaire bunu sormak yersiz olacaktı. Cevabımı almıştım.
Dağlarca’nın kapsamlı bir biyografisinin olmaması, geride hiç düzyazı bırakmaması, onunla uzun bir söyleşi gerçekleştirilmemesi ne yazık ki birer gerçek. Öte tarafta, pek çok kişinin belleğinde Dağlarcalı anılar var; Hilmi Yavuz’dan Talat Halman’a, Konur Ertop’tan Osman Serhat’a kadar... Biri çıkıp onları derlemezse şimdilik dilden dile yayılan bu anılar da yazıya geçmeden unutulup gidecek. Dileyelim, yüzlerce yıllık şiir geleneğimizin en büyük şairlerinden birine kahredici bir kayıtsızlık gösterilmesin. Altı yıl sonra Dağlarca’nın 100. doğum günü kutlansın mesela, 2040’ta da Çocuk ve Allah’ın yayımlanışının 100. yıldönümü. Türkiye’de hayal mi bunlar?
Dağlarca, dünya edebiyatında sıra dışı bir olaydır. Ama ardında bıraktığı boşluğu gündelik ayrıntılarda, her an yaşadığımız Türkçede hissedeceğiz. Onun “Terlikler” şiirinde anlattığı gibi:
İkisi biraz uzak düşmüş birbirine
Kardeş gibiydiler gece gündüz birbirine
Bomboşturlar şimdi
Ayakların sıcaklığını söylerler birbirine
Küçük kapalı yerleri daha karanlık
Sanki yansır yavaş yavaş birbirine
-Neden giymiyor artık? Ne olmuş o?
Sorarlar sessizlikte birbirine
Başka yönlere dönük yüzleri
Ölümle bakışırken birbirine
CAN BAHADIR YÜCE
kitapzamanı

| < Önceki | Sonraki > |
|---|